Son Güncelleme: 10 Kasım 2014 10:34
Özgür Eğitim-Sen İl Basın Yayın Sekreteri Oğuz Ayan, yaptığı açıklamada sınav merkezli bir eğitim sistemi yerine deneyime dayalı, öğrenme merkezli bir eğitim felsefesi benimsenmeli ve okullar buna göre tasarlanmalıdır
Ayan, açıklamasında; Çocukluktan gençliğe, üniversiteyi de katarsak, insan ömrünün ortalama 16 yılı eğitimle geçiyor. İlgi alanlarımızı, kişiliğimizi, yaratıcılığımızı, becerilerimizi, yeteneklerimizi, dünyaya bakışımızı şekillendirdiğimiz, hayatımıza yön veren 16 yıl! Tarihleri, formülleri, isimleri vb. ezberleyerek hazırlandığımız, 17 yaşında gireceğimiz test usulü bir sınav, hayatımızın akışını belirliyor.
Yaratıcılığımızı geliştirecek zamanımız yok, çünkü belli aralıklarla girdiğimiz “okul giriş sınavları” var. Bir milyon 500 bin kişiyle o testi yapıyoruz, fakat yalnız yüzde 15’imiz, kazanılan puana göre üniversiteye giriş yapabiliyor. Bir milyon 300 bin kişi ise, okumak istese de üniversiteye alınmıyor. Ne yazık ki, Türkiye’de bir üniversitenin kapısından içeri girip “Ben burada okumak istiyorum” diyemiyorsunuz. Girseniz bile, eğitim gördüğünüz alan ve kazandığınız beceriler, iş dünyasının güncel beklentilerini karşılamaya yetmiyor. Tüm bu unsurların toplamında, Türkiye “diplomalı işşizler ordusu” diye adlandırılıyor.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üç yılda bir yapılan ve 15 yaş grubundaki öğrencilerin zorunlu eğitim sonunda hayata hazır oluş durumlarını belirlemeyi amaçlayan dünyanın en kapsamlı eğitim araştırması PISA 2012 (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) sonuçlarına göre Türkiye değerlendirilen 65 ülke arasında ilk 40’a giremedi. Matematikte 44. sırayı alan Türkiye, ‘Fen’de 43, ‘Okuma Becerileri’nde ise 42. sırada yer aldı.
Peki sınavlarda sınıfta kalan eğitim-öğretim sistemimiz yetenek geliştirme konusunda ne durumda?
Önce spordan başlayalım;Türkiye bugüne dek katıldığı 20 olimpiyatta topladığı 39 altın, 26 gümüş ve 23 bronz olmak üzere toplam 88 madalyayla, 29. sırada yer alıyor. Bu madalyaların 59 tanesi güreşte alınmıştır. Buna karşın birçok branşta maalesef bir tane bile madalya alamamışız. Sanırım bu spordaki durumumuzu gösterme açısından yeterli bir örnek olacaktır.
Sanattaki durumumuzda spordakinden farklı değil. Yani orada da çok fazla yol alamamışız. Son 90 yıl içinde ancak 6 ilimizde “Opera ve Bale” kurumu; yine 6 ilimizde Senfoni Orkestrası; ve yalnızca 21 kentte “Devlet Tiyatrosu” kurulabilmiştir. Kasabaları, köylerimizi bir yana bırakalım, 70’i aşkın ilimiz bu sanat kurumlarından yoksundur. Kaldı ki, sanat kurumlarının bulunduğu kentlerde etkinliklerin bütün toplumsal kesimlere hangi ölçüde yansıdığı da tartışılır. 2000’li yıllarda sineması bile olmayan çok sayıda kentimiz var. Kültür ve sanat planında Türkiye, çoraklaşmıştır. Böyle bir ortamda ülkemizde evrensel düzeyde sanatçılar yetişmesini beklemek gerçekçi bir beklenti olmasa gerek.
Gelelim bilimdeki performansımıza? Bunu anlamak için bilim ve teknoloji üretimi konularında lokomotif konumunda olması gereken üniversitelerimizin durumuna bir bakalım; Türkiye’de yılda ortalama 27 bin makale basılıyor. Bunlardan patent alınan makale sayısı 85 civarında. İsrail’de ise yılda 4 bin civarında makale basılmasına karşın bunların bin 500’üne patent alınıyor. Türkiye’de yayınlanan makalelerin sadece 300’de bir tanesinin dişe dokunur yayın olduğu anlaşılıyor. Miktarlarıyla övündüğümüz bu binlerce yayının çoğunun bilimin işine yaramayan, çöpe giden birtakım karalamalar olduğu ortaya çıkıyor. Görüyoruz ki üniversitelerimizin durumu da ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarımızdan farklı değildir. Bugün her ilde en az bir tane var diye övündüğümüz Üniversitelerimiz (birkaç üniversite hariç) maalesef bilim ve teknoloji üretemeyen,katma değer yaratamayan kurumlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
Peki eğitim sistemimizdeki bütün bu sorunlar nasıl düzelebilir? Ülkemiz gerek akademik başarıyı,gerekse sportif,sanatsal ve bilimsel başarıyı nasıl yakalayabilir? Türkiye Çin,Kore, Japonya, Finlandiya,Almanya,İsviçre,Hollanda,ABD;Kanada vb. ülkelerin eğitimde yakaladığı başarıyı nasıl yakalayabilir? Bunun için Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Yukarıda saydığımız ülkelerin eğitim sistemlerine incelersek başarının reçetesini görebiliriz. Örneğin Finlandiya’yı ele alalım. Finlandiya eğitim sisteminde sınav stresi yok, mukayese yok; dershaneler, özel hocalar yok. Eğitim saatleri çok kısa (ortalama günde dört saat) olmasına rağmen bütün öğrenciler eşit düzeyde başarılı. Okullarda okutulacak kitaplara öğretmenler kendileri karar veriyor. Zorunlu temel eğitim boyunca, değerlendirme adına herhangi bir ulusal sınav veya yılsonu sınavı yok; öğrenciler, öğretmenin hazırladığı sorularla değerlendiriliyor. Bu yüzden öğretimin odağında öğrencileri testlere hazırlamaktan ziyade tamamen “öğrenme” var. Ev ortamı gibi rahat dekore edilmiş okullarda müfredat “yaparak öğrenme” prensibine göre düzenlenmiş. Her çocuğa kendi öğrenme yöntemine göre ödev veriliyor. Özetle söylemek gerekirse eğitimde başarıyı yakalamış Finlandiya vb. gelişmiş ülkelerde “öğrenme merkezli “ bir eğitim esas alınmıştır. Öğrenme ise ancak deneyim sonucunda oluşmaktadır.
Sonuç: Okullarımızda ezbere dayalı,sınav merkezli bir eğitim sistemi yerine deneyime dayalı, öğrenme merkezli bir eğitim felsefesi benimsenmeli ve okullar buna göre tasarlanmalıdır. Aksi taktirde ülkemiz daha uzunca bir süre gelişmekte olan ülkeler liginde kalmaya devam edecektir.
Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.





Kavşakta 3 araç çarpıştı: 2 yaralı
Düğün konvoyunda tehlikeli anlar!
Cevizler donunca çözümü incirde buldu
Karda mahsur kalanlar kurtarıldı
Çorum FK sahasında berabere kaldı




